« Önceki |
HayırhayırhayırhayırhayırhayırhayırhayırhayırHAYIR!!!
Gelmeyecek oğlum. N’apsın o seni? Hiç şansın yok! Hem de kimseye karşı! Kimse seni asla sevem-
”Kapat şu zırıltını artık!!!”
Kahretsin ya! Çenemi tutuyorum yakınmıyorum hiç bir şeyden kimse benden sıkılmasın diye. Hoplaya zıplaya oraya buraya gülümseye gülümseye geziniyorum ortalıkta. Ama içimde o kadar sert vuruyor ki kalbime! İtfaiye hortumu yutmuşum gibi şişiyor şişiyor şişiyor şişiyor ve bir yerden sonra PATLIYOR!!!
Kalorifer de çok sıcakmış ellerim yandı. Dikkat çekiyorum galiba… Çok uzun baktı şu karşıdaki kız ve her zaman yaptığı gibi gülümsemedi, sadece “N’oldu?” dedi bakışlarıyla ve girdi sınıfına. Kendime gelmem lazım, saçmalayıp da kimsenin canını sıkmayayım. Pekâlâ… Şimdi derin bir nefes alacaksın, müzik açacaksın ve aktif bir şekilde sınıfa girip milletle muhabbet edeceksin tamam mı? Hadi bakalım.
(Koridorda, pencerenin önünde duran beyaz masanın üzerinden kalkar ve sınıfa doğru ilerler, girer. Etrafına bakınır. En ön sıraya, bir arkasına, en arka köşedeki kendi sırasına, pencereye ve dışarıdaki kapalı havaya… Ve hızla kapıya doğru koşup kendini dışarıya atar.)
Olmuyor! Her yerde her yerde her yerde o ve onu hatırlatan bir şeyler var. Her yerde o üç harfli şey var. Bir türlü elime geçmeyen o üç harfli şey. KAHRETSİN!
Heyy!! Bay pısırık şu haline bak! Kaleminden başka hiçbir şeyin yok, halin bombok! Gelmeyecek oğlum GEL-ME-YE-CEK! Boku bokuna ümitlendirdin kendini işte! Seni sevebilecek biri var mıdır ki? Senin neyine değer verecekler ki? İki üç şiir yazdın, bir iki hediye verdin diye âşık mı olacak sana? Salak Bay Pısırık!
Yeter artık yeter yeter yeter yeter yeter yeter!!!!!!!!
(Elindeki telefonu mavi fayanslara fırlatıp parçalar)
Yardımcı olacağını sanmıştım daha da üstüme geliyorsun yeter! Bunları yüzüme vurmak zorunda mısın? Yeter artık yeter YETER!
(Üst koridordaki nöbetçi öğretmen gelmeden hemen önce arkadaşları gelir ve onu sınıfa sokarlar)
-----------------------------
Daha önce hiç telefonun turuncu ekranına bakıp da bir şeyler söylemedim ve sonra mesaj penceresine kendi ellerimle yazdığım yazılara sanki başka biri söylüyormuş gibi çıkışmadım. Daha önce hiç Fındıklı Parkı’nda ya da Cihangir’in herhangi bir yerinde gezinirken her on saniyede bir etrafıma bakıp birilerini aramadım. Ve daha önce hiç kimseyi bu kadar çok hayal etmedim; duvarlara, defterlere, parmaklarıma, yolda gezinen kedilere, resimlere, misketlere, şarkılara bu kadar çok güzel söz söylemedim sanki hayal değil de gerçekmiş gibi. Ben hiçbir zaman bu kadar içimden dışarı çıkma isteği duymadım. İçimde o kadar çok kaldım ki dilim pas tuttu, parmaklarım ise eriyor şimdi. Şimdi benim içine kapanık olduğumu söylerler hayır yok öyle bir şey. Ben içime o kadar açığım ki dışarısı bana çok kapalı geliyor. Dışarısı kendine kapanık, ben dışarıya kapanığım, içime açığım. Hepsi bu kadar memur bey.
(…kapısının önünde beklesin. Ne olur ne olmaz, yine bir yerlerini kesmesin. Telefonuna el koyun ve evden interneti kesin. Ailesine söyleyin fazla televizyon izlemesin. 3 ay kadar okuluna gidemeyecek derslerini kaçırmaması için özel bir öğretmen tutulsun. Okulundan kimse ile görüşmemeli, her şey tetikleyici olabilir. Üstüne fazla gidilmesin, çok soru sorulmasın. Bir şeyler yazması ya da çizmesi için her zaman kağıt ve kalem olsun odasında. Eğer tekrar bir yerlerini kesmeye kalkarsa…)
Öylece duruyordu ve depremi bekleyen bir şehir gibi sessizdi. Pencerenin olduğu tarafa sırtını vermiş, dizlerini kendine çekmiş bir şekilde oturuyordu. Etrafta dolanan sarhoşların umurunda değildi… Sinsi mültecilerin ne yaptığı zaten belli olmuyordu. Benliği, fırtınalı empatların içinde birikmeye çoktan başlamıştı ama hiç biri yaklaşmıyordu yanına. O, sadece öylece duruyor, kaşlarına kadar inmiş saçlarının arasında, denizdeki parlak bir çakıl taşı gibi parlayan gözleriyle karşı duvara bakıyordu.
Kapı…
Kulağındaki şarkının ne olduğu, ne düşündüğü ve ne beklediği, en az baktığı yer kadar belirsizdi. Kapıya mı, yoksa kapının arkasına mı bakıyordu? Belki de sadece oraya bakıyor gibi görünüyor, ama bambaşka bir yerdeki bambaşka şeyleri görüyordu. Benliğini bir elma kurdu gibi yavaş yavaş delen bir şeyler vardı sanki. Göz kırpmaları oldukça yavaştı, nefesi ise almıyor denecek kadar az şişiriyordu göğsünü.
Ruh bedenden ayrılıyor, çekimin-
Hemen yan tarafında hiç ses çıkarmadan durduğu için varlığını unutturmuş bir empat, eliyle yavaşça omzuna dokundu: “Hey…İyi mis-“
Her şeyi biliyor. Eminim biliyor. Bilmesi gerekiyor muydu? Bilmemeli miydi? Ama öğrendi…Parmaklarımdan dökülen kusmuk hislerden anladı herş-
Geliyor…
Evet buraya geliyor şimdi geliyor. Gelmek üzere gelmek üzere gelmek üzere gelmek üzere gelmek üzere gelmek üzere…
Elini hemen geriye çekti. İçinden akan şeyleri kısa bir süreliğine bile hissetmek onu ürkütmüştü. Neydi peki onlar, korku mu? Her neyse genci huzursuz ediyordu. Gözbebekleri büyümüştü. Elleri titriyordu ve nefes alıp verişi hızlanmıştı. Empat kız ne olduğunu anlamak için tekrar dokunmak üzereydi ki:
”Geldi…”
Kapı birden gıcırtılı sesler çıkararak açılmaya başladı. Önünde hareketsiz duran gencin gözbebeklerinin küçüldüğünü gördüğü anda zaman yavaşladı. Tek duyabildiği silik uğultular ve kendi kalp atışıydı. Genç ağır çekimde bacaklarını yere indirmeye başladı. O sırada kapıdan giren kişinin başı görünmeye başlamıştı. Göğsüne kadar içeri girdiğinde, bütün sinsilerin başı hemen gence odaklandı. İçeri giren kişi bakışlarıyla bir şeyi ararken zaman aniden normale döndü ve kendisine bile bir başkasının sesiymiş gibi gelen bir sıcaklıkla konuştu:
”Buradayım”
Kapıdan girmiş olan bir sinerjik asosyal gibi görünmesine rağmen aslında yargıcı bir empattı. Yavaş yavaş ona doğru yürüdükçe gencin heyecanı artıyordu. Arkasındaki empat onun kendini dindirmeye çalıştığını sezmişti. Yanına yaklaştı ve elindekini gence doğru uzattı. Uzattığı şeyi eline aldıktan sonra, konuştukça kendine geldi. Gelen gidince, arkadaki empat yeniden dokundu:
Defter…Kahveli defter…Biliyor…Sıcak…Çok sıcak…Yürümeliyim…
----------------"Bu girdi yeniden düzenleniyor"------------