« Önceki |

8/12/2008

Keşke'nin Varlığı Üzerine

     Yine zevkli bir konu var elimizde. Keşke bir bardak da su alsaydım başlamadan önce, çünkü yazarken kendimi bir şeylerle bölmeyi sevmiyorum ve susadım. Neyse suyumu içip geleyim yine de…

    Keşke… Sık sık toplu mekânlarda bulunan kişiler isek, farkına varmasak da haftada en az 7–8 kez maruz kalırız bu kelimeye. Pek çoğumuz dilinden de zihninden de düşürmez. Ben de çok sık söylerdim bir zamanlar. Nefret ederdim bu kelimeden. Ama şimdi sevmeye başladım sanırım. Bana deli diyebilirsiniz, eğer düşüncemi açıkladıktan sonra siz de benim (yani bir deli) gibi hissetmeyi göze alabilirseniz.

    Hayatın İçinden
    Herkesin mutlaka kullanmış olduğu bu kelimenin nerden geldiğine bakacak olursak bakamayız çünkü hiç bilgi bulamadım. O yüzden günümüzdeki haliyle inceleyelim. Zaten bizim için önemli olan da bu.
    Şimdi size bir iki olay dizisi sunacağım. Konu şimdiden zihninizde yer etsin diye:

   ♦Otobüs ile Bursa’ya giden Mahmut; “Keşke bir arabam olsaydı da yolların tadını çıkara çıkara gitseydim bayramlaşmaya” der içinden. Ve ilerde bir gün yeni arabasıyla Bursa’ya giderken, “İyi ki almışım bu arabayı” der.

   ♦Kendine güveni olmayan bir genç, âşık olduğu kıza aşkını bir mektupla ilan eder. Kız da bunun pısırık herifin teki olduğunu düşünür ve onu ciddiye almaz. Genç de “Keşke gidip kendim konuşsaydım, mektup yazmasaydım” der. Ve aradan zaman geçer, bizim genç başka bir kıza âşık olur ve açılmaya karar verir. Aklına hemen daha önce yaşadığı olay gelir ve yüz yüze konuşarak açılır kıza. Kızın tepkisi daha başka olur tabii.

    Şu anda okuduğunuz satırı sırf biraz zaman geçsin de iyice özümseyin diye yazdım. Bitince devam edin:))))


    Yemişim Yin-Yang’ı” Deme! Önemli Olan Sindirebilmek
    Şimdi, biraz daha farklı bir felsefe yapacağız. Yin-Yang sembolünü msn avatarı ve şekil bir dövme ya da grafiti dışında bir amaçla kullanan var mı? Belki de bir kısmınız “O ne lan?” dedi bile. Hemen anlatalım: Çoğunun bildiğine göre Yin-Yang’dan “Her karanlığın içinde bir aydınlık, her aydınlığın içinde bir karanlık vardır” anlamına gelir. Bu, eksik bir bilgidir. Yin-Yang’ın asıl felsefesi, her tür negatif ile pozitifin dengesidir. Karanlık-aydınlık, gece-gündüz, iyi-kötü, acı-tatlı.

    Bu mesele de uzun zaman kurcaladı kafamı. Yani, neden iki? Bir değil? Neden sadece gündüz ya da pozitif olarak yaratılmamış evren? Neden negatif de olmak zorunda? Vardığım sonuç gerçekten hoşuma gitti ve neredeyse her durumda geçerliliği olan bir sonuç:
    Hayatın sadece güzel şeylerden oluştuğunu düşünelim. Herkes lay lay lom. Zaman geçti, aynı. Çok çok çok sonra yine aynı. Güzel şeyler, sıradan ve anlamsız şeyler olurdu. Tıpkı sadece beyaz taşlarla satranç oynamak gibi…
    İşte güzel olan şeyleri güzel yapan şey de budur. Gece olmasaydı gündüzü nasıl sevebilirdin? Ya da aşk acısı çekmenin ne kadar sert olduğunu bilmeseydin, aşkı bulduğun zaman nasıl ona sımsıkı sarılabilirdin? Her şey pozitif olsaydı, hiçbir şeyin değeri olmazdı. Ama negatifler de varsa, o zaman pozitifler gerçekten değerlidir. Ve bütün negatifler, biz pozitifleri fark edebilelim diye var.
    Yin-Yang felsefesi de budur işte…Kusursuz denge. Zıt renklerde taşlar ve oyun tahtası. Ve oyun bitene kadar dünyadayız:)))))

 

    “Yo! Ordan Daha Önce De Gittin. Şimdi Bu Taraftan”
    Keşke… Ya keşke’nin varlığı? Bu açıdan bakılacak olursa, keşke’nin aslında bir tür tabela olduğunu görürüz. Negatife gidip de “keşke” dedikten sonra, aynı yerden bir daha ki sefere pozitife gider ve “iyi ki” dersin.
    Sonunda keşke’lerimizin çoğu (hayal olmadıkları sürece) birer iyi ki ye dönüşür. Elimizden bir şey gelmeyen keşke’ler de vardır tabi ki… Onlar için yapılabilecek bir şey yok. Ama yaşadığımız negatiflerin çoğu, bize pozitifi öğretmek için var. Keşke’ler de aslında bir yerden sonra yok olurlar. Dolayısıyla, keşkeler fani birer parazittir. İnsana yapışırlar ve bir süre sonra ölür giderler.

    “Keşke diye bir şey hiç olmasaydı keşke…”

    Keşke kelimesi de bir negatiftir. Ve pozitif hali “Bir dahaki sefere”, çaprazı (çarpmaya göre tersi) de “İyi ki”dir. Keşke = -5 için:

Keşke = -5
Keşke’nin olmaması = -(-5)=5
Keşke, hiç olmasaydı keşke = Keşke + Keşke’nin Olmaması = (-5) + 5 = 0

    Keşke olmasaydı, elinizde hiçbir şey olmazdı. Keşke’nin var oluş amacını bilir ve olanların size öğretmek istediği şeyi kavrayabilirseniz, o zaman keşke’leriniz pozitif değer kazanır ve her zaman elinizde bir şeyler olur. Mesela ben bir daha ki sefere yazmaya başlamadan yanıma bir bardak (hatta bir şişe) su alacağım. Bu bir kazançtır ve artık keşke demeyeceğim, iyi ki diyeceğim.

    Sonuç:
  Keşke diye bir şey;
♦Vardır
♦Negatif durumlarda duyulan bir pişmanlıkla ortaya çıkar (Hayal kurmak dâhil değil konuya)
♦Negatiftir

♦Parazittir. Gelir ve içimize yerleşir. Negatiflerle beslenir.
♦Negatiflerden bir ders çıkarıp onları bir pozitife dönüştürebiliyorsak, keşke yok olur.
♦Hiç olmasaydı, birçok pozitif de var olmayacaktı.
♦Olması gereken bir parazittir.

  Yin-Yang:
♦Pozitif ile negatifin arasındaki dönüşümlü denge.
♦Negatiflerin aslında pozitiflerin varlığını güçlendirmek için var olduğunu kanıtlar.
♦Her negatifte bir pozitif, her pozitifte de bir negatif vardır ve bunlar göz ardı edilemez.

  Bu yazı:
♦Ya geçerli sebepleriyle bir saçmalıktır
♦Ya saçma olduğu ile mantıklı olduğu arasında bir denge kurmaktadır
♦Ya da yazanın güzel bir tespitini anlatan güzel bir yazıdır.

    Güzel bir paylaşım olduğuna inanıyorum. Yorumlar benim için önemli.

8/11/2008

Aşk'a Yaptığım Bir Tanım...

    Şu yazıyı yazmaya başlamadan bir dakika önce bir arkadaşlık sitesinde kurulmuş bir grubun tartışma köşesine aşkın tanımını doğaçlama bir şekilde yazdım. Güzel bir tanım olduğunu düşünüyorum. Sizlerle de paylaşmak istedim:


Onun adını duyduğun zaman başından ayak uçlarına kadar bir şok iniyorsa. Yanında olmak için herşeyi yapıyor, ama yanında olduğun zamanda heyecandan hiç bir şey yapamıyorsan. Terliyorsan, çok sıcaksa, ellerin titriyorsa ve hiç olmadığı kadar saçma konuşuyorsan. Bir "Günaydın" demesiyle bile sevinçten havalara uçuyorsan ma çaktırmamaya çalışıp da komik duruma düşüyorsan o aşktır:)))

O da sana karşı aynı şeyleri hissediyorsa, o zaman aşk "Normalötesi Bağlılık" anlamındaki aşk düzeyine ulaşır.

Ama aynı zamanda da aşk yoktur. Çünkü yaşamamışsındır. Çünkü inanmamışsındır nasıl bir insanın diğerinden hava gibi, su gibi kopamadığına. Onu görebilmek için saatlerce soğukta beklediğine. Anlayamamışsındır "Neden var bu kadar aşk şarkısı?" diye. Birine şiirler yazmamış, şarkılar bestelememiş, ve bütün bunlara rağmen yine de onu anlatamadığını düşünmemişsindir. Rüyaların bir çift göz tarafından ele geçirilmemiştir. Aşk yoktur, çünkü karanlıktadır.

Aşk, geç kalır ya da göremezsen gece, tam vaktinde yakalarsan gündüzdür. Sıcak olan tarafıdır dünyanın, eğer kıymeti bilnirse...

21/9/2008

Karalama Defterimden Esintiler...

Kim demiş insanların beni sevdiğini?
Kim demiş insanların beni sevdiğini?
Kim demiş insanların beni sevdiğini?
Kim demiş insanların beni sevdiğini?
Kim demiş insanların beni sevdiğini?
Kim demiş insanların beni sevdiğini?
Kim demiş insanların beni...
Kim demiş?


Sıcak yok!
Işık yok!
Sevinç yok!
Umut yok!
Nereye baksam
Neye dokunsam
Neyle konuşsam

Sakın
Varlıklarını
Kanıtlamaya
Çalışmayın!!!
Olsalardı beni bulurlardı!


    Bu yağmursuz kumsaldan başlamak istedim herşeye. Herşey dediğim iki sene. Yıllar sonra her geçmiş silik bir genç yürekten. Ama bu iki sene silinmez. Belki iki buçuk... Evet, benim için bu dalgalar iki buçuk seneliktir. Sadece bende bitse olay içime gömerdim. Ama:

    "Ölümdür yaşanan tek başına,
    Aşk, iki kişiliktir."

    Hani, bütün kelimelerin öbür dünyaya göçtüğünü sandığımız zamanlar olur ya; gökyüzü hep gri, insanlar hep kör sandığımız o sonsuz gibi gelen günler.İsimsiz hislerle dolu...

    Hani; tam merdivenlerden elektrikler kesilir, sen ürkekçe inersin, diğer bir basamak için atarsın adımını ama başka basamak yoktur, tökezler, belki düşersin, tuhaf bir ihanet duygusu doldurur içini. Ama ortada bir suçlu yoktur. Bu hissin adı gibi...

    Bu hislerle, bu boşlukta, bu karanlıkla yaşamak, kalp atışını siler kulaklarından yavaş yavaş.

    Ve bir gün, eksilmeye başlar her şey. Önce renkler gider, ardından ışık. Sonra sesler ve dokunabildiğin her şey gider. Sonunda hisler...

    Farkında olmadan sınırı geçip geldiğin o meydanda, o soru sana sorulunca vereceğin ilk cevap: "Yeni mi öldüm?" olur...
    Ya da "Yine mi?"...



I'm thinking, feeling, living different. (Farklı düşünüyor,hissediyor ve yaşıyorum)
So nobody likes me. (Bu yüzden beni kimse sevmiyor)
And I hate myself. (Ve ben kendimden nefret ediyorum)

    Ve bu denizdeki fırtına, içimdeki fırtınayı bastırdı yavaş yavaş. Yağmurdan kaçarken tutulduğum doluya şemsiye olan bu gemiyle, güneşe doğru gittiğimi umuyorum...Yoksa artık var olmayacak muta dair. Ve sanırım yağmuru seviyorum...

Love is gonna save us (Aşk bizi kurtaracak...)
    İnsanları anlıyorum, bu yüzden onları sevmiyorum.
    Onları tanımaya çalışmak en sevdiğim şeydi bir zamanlar. Onları tanıdım, yanlarında oldukça sevdim, sevdikçe yaklaştım. Ama yaklaştıkça uzaklaştılar sanki. Önce onları anlamadım, sonra kendimi. Ve onları anlamaya çalıştıkça, aslında hiç bir şeyi anlamadığımı fark ediyorum artık. Şimdi kendimi anlamıyorum. Bu insanları neden seviyorum? Onlar neden uzaklaşıyor? Ve nedenonları anlamıyorum?
    Hatayı önce kendimde gördüm. Sonra onlardaydı. Şimdi ise onlara ayak uyduramadığım için hatanın bende göründüğünü biliyorum. Ve elimden bir şey gelmiyor. Böyle olmayı ben seçmedim. Onlar beni böyle yaptı. Ama onlar suçlu değil, onlar kendileri gibi olduğu için ben böyleyim. Ve artık onları anlıyorum.
    Onlar gibi olamadığım için kendimi, onlar gibi olmam gerektiği için ise onları sevmiyorum. Ve onlar beni sevmiyor, çünkü ben onlar gibi DEĞİLİM!






Defterden üç, dört aylık bir bölümde yazdığım tüm düzyazılar! Şiirlere "Bağlantılar" bölümünden ulaşabilirsiniz.) Biliyorum çok karamsar ve paranoyak şeyler yazmışım. Ama elimde değildi, böyle hissdiyordum. Bunları birine anlatıp da  sıkmaktansa, yazmayı tercih ettim. Ve bu defter, içim dökmemi sağlayan en önemli şey oldu. 
    Bir de resimler var tabi ki... Onların da linki burada.

    Sağlıcakla kalın, benim gibi olmayın:)!!!

7/6/2008

Siz Okyanusun Dibini Mavi Bilirsiniz...

    Ahh şu insanlık!
İçimden dışlayabilseydim keşke sizi. Ama içinizdeyim ve dışarı çıkamıyorum. İçinde olduğum hiçbir şey bu kadar işlemedi içime şu insanlık kadar! Ayağımın ucu değerdi, şimdi su gibi akıyor yüzler, hayatlar, sözler, kimi gülen kimi ağlayan gözler…

    Biraz tiyatroya vereyim dedim kendimi, sahneleri kaybettim. Sahneler yok… Aslında var, ama o kadar çoklar, o kadar her yerdeler ki; hayat bir sahne olmuş sanki. Hatta “sanki” si fazla…

    La Fontaine’in masallarındaki şaşkın tilki gibi oluyorum hikâyeden hikâyeye… Başta, oynadığım oyunun afişte yazılmayan bir yan etkisi olduğunu sanmıştım, ama değilmiş. Hayat sahnesinde nereye baksam bir dram…


 

    Evinden çıktın yürüdün yürüdün geldin bir sahnenin kapısına girdin izledin çıktın. Ne işin vardı?-oyuncuları izledin. E süper o zaman. Ancak küçük, önemsiz ve saçma gelebilecek bir soru sormak istiyorum: “Oyuncuları izlemek için tiyatroya gitmek şart mı?”

    Acılar, hüzünler, öfkeler… İnsanın içine saplanmadan önce dışını da deşiyorlar. Gözlerin odakları yokmuş gibi nereye bakıldığı belli olmuyor, moral sol üst köşeden vuruluyor ve niceleri… Bilenler bilir bu berbat (ya da ötesi) ruh halinde nasıl kabuk bağladıklarını hayatın neşesine karşı. Tanıdığım bir yaşamak oyuncusu, bütün bunları içinde tutmasına rağmen dışarıya bir damla bile sızdırmıyor. Renkten renge girmesine rağmen(hem gerçek hem mecaz anlamda) içinde tek renk atıyor. Görülemeyeni anlatan bu renk: siyahtır herhalde. Bunu başarabilmek ile sahnede oynamak arasındaki fark: hayatın bir oyun olmamasıdır.

 

    Sizlerin çoğu bu tiplere “TuHaF” dersiniz. Her an bir yerlerden atlayabilir sanırsınız. “Hayattan niye bıksın ki!” dersiniz. “Manyaakk” diye içinizden geçirir, “Manyaq yau” diye anlatırsınız. İyi halt yaparsınız!!! Ya da vaz geçtim yapmazsınız, o sizin bakış açınız. Ama söylemeden edemeyeceğim; baktığınız o 90 dereceden gol yiyorsunuz.

    Bazılarının içinde koyu renkler dönüyor olabilir. Farkında değilseniz -ki çoğunluk değildir- biraz daha donuk bakın. “Bu insanlar böyle olmak istiyorlar, karakterleri böyle, metal müzik böyle yapıyor…” bu düşünceler öylesine yerleşmiş ki kafanıza, bu insanları tanıma gereği duymuyorsunuz. Çok karamsarlar diye belki. Peki, hiç mi merak etmediniz bunlar neden böyleler? Acaba mantıklı mı düşündükleri gerçekten? Yoksa biz mi tuhafız bu dünyaya göre? Dünya bu kadar renksiz mi?

    “Manyak” sıfatını, kendini kesenler, umursamaz olanlar almalı bence. Çünkü o renksizlerin bir kısmı “Yalnızım, sessizim ama çaresiz değilim!” diyor. Ve bunu söyleyen insanlara öğüt veremezsiniz. Onu anlayabiliyorsanız, öğüt veremeyeceğini fark edersiniz. Çünkü bakış açısı size tuhaf gelse de, onlar o şekilde yaşamayı başarırlar. Onlar hayata diş bilerler. İnatlaşırlar. Kendilerini kesecek ya da kavga edecek kadar zayıf, başkalarını düşünmeyecek kadar kör, başka düşünce kabul etmeyecek kadar anlayışsız ve her güzel isteyecek kadar bencil değildirler. Akıntıya karşı yüzerler, yaşarlar. Ama renkliler bunu yapamaz işte.

    Farkında olmadan insanları farklı bir açıdan ikiye ayırdık yine:
♦Renkliler
♦Renksizler

    Kısa bir bakış atarsak; renkliler hayattaki bir zorlukta umutsuzluğa düşünce bir yerlerini keserler ya da başkalarının kalbini kırarlar. Renksizler ise acılarını hüzünlerini içlerine gömer, dışa vurmazlar ve zamanla onları yenmeyi başarabilecek kapasitedelerdir.

    O insanlardan, hiç aklınıza gelmeyecek şeyler öğrenebilirsiniz. Pek çok gerçeğin farkına varabilirsiniz. Ama insanların yarısından çoğu gibi iseniz fazla çabalamayın hiçbir şey öğrenemezsiniz. Çünkü öyle iseniz diğerlerini anlayamazsınız. Beş saniyeliğine bile “başkası” olarak yaşayamazsınız. Renksizleri göründükleri gibi sanırsınız.
Çoğu renksiz hayatta renkli gibi görünerek yaşar. Çünkü sizin gibilerin onları anlamayacağını ve belki de daha da ileriye gideceğinizi bilirler. Ama siz anlamazsınız onları. İçlerinde sulu bir beyin değil, bir okyanus olduğunu bilemezsiniz. O kadar genişlerdir aslında. O okyanusun yüzeyini görürsünüz sadece.

    Ve başka bir yerlerden bakmayı bilmediğiniz için bilmezsiniz ki, okyanusun dibi mavi değildir. Siz okyanusun dibini de mavi bilirsiniz. Oysa her okyanusun dibi renksizdir.

8/3/2008

Neden Yazar Ki Bir İnsan?

    Etrafınızda mutlaka vardır yazan insanlar.Mantıklı ya da saçma,doğru ya da yanlış,gerçek ya da hayal ürünü,şiir ya da düz yazı yazan insanlar.Yazılarını okur musunuz o etraftakilerin bilmem.Yazdıklarıyla ya da yazanlarla ne kadar ilgilenirsiniz onu da bilmem.İyi mi yazarlar kötü mü,beğenir misiniz beğenmez misiniz onu da bilmem.Benim için şu yazıyı yazdığım anda önemli olan onların ne yazdığı ya da sizin ne düşündüğünüz değil.Benim için şu anda önemli olan,onların yazıyor olmaları.
    Peki neden?Neden yazar ki bir insan?Hiç düşündünüz mü?Ben düşünmemiştim.Ama geçen Perşembe günü birden bu konunun içinde buldum zihnimi.

    Okulumuzun edebiyat öğretmenlerinden Asım Gültekin’in okulda edebi organizasyonları artırma çabalarından biri olan “Söyleşiler”den birindeydim.İngilizce dersine girmemiştim bunun için-zaten bildiğim konular- ve bu beni hiç rahatsız etmedi.Aksine çok memnun kaldım söyleşiden.
    Bu seferkine,denemelerini içeren “Kraliçenin Pireleri” kitabıyla sevilmiş bir yazar -aynı zamanda felsefe öğretmeni,Marmara FM’de bir radyo ve Haber 7 ‘de bir TV programı var- olan Tarık Tufan katılmıştı.Trafik yüzünden biraz gecikince, Asım öğretmenim bize biraz ondan bahsetti.Matrak biri olduğunu,programlarının varlığını ve asıl mesleğinden bahsetti biraz.Arada bir de okulun yerini anlatmak için cep telefonundan Tarık Abi’yi arıyordu.Radyo programındayken arayan dinleyicileriyle,telefonun ahizesini bir indirip bir kaldırarak eğlendiğini söyledi.

    Sonunda kütüphane kapısından giren Tarık Tufan, herkesle merhabalaştıktan sonra, 3 tane tahta masanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş büyük T masanın başına oturdu ve anlatmaya başladı.

    Önce kendinden bahsetti.Sonra kitaplardan başlayarak yazılarından bahsetti.Arada yaptığı espriler,taklitler bizi gerçekten eğlendirdi orada.Bir insan neden yazar konusuna doğru yaklaştı kelimeler.
    Konuşmasından ona göre yazmanın bir ihtiyaç olduğu ana fikrinden ziyade bir yaşama biçimi olduğu anlaşılıyordu.Bazen o kadar mantıklı, o kadar etkileyici sözler söyledi ki, tüylerimin diken diken olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.Ruhuma kadar inen sözlerde,melodilerde ve görüntülerde tüylerim diken diken olur hep benim.Ve bu adam, kesinlikle ruhuma dokunuyor, ılık sular serpiyordu.Herkese aynı şey oluyor olacak ki kimse sesini çıkarmadan, transtaymış gibi onu dinliyordu.”Yazıyorum, öyleyse varım!” edasıyla devam etti konuşmasına.Ruhum(uz) sırılsıklam olmuştu artık.

    O gün, “Kraliçenin Pireleri” kitabını aldım.Ve Tarık Abi’nin konuştuklarını düşündüm.Adam düşüncelerini su yüzünde tutanın, iskelenin kirişleri olan kelimeler olduğunu söylemedi.Ama öyle olduğunu anlamak zor değildi.Kitabı bugün bitirdim(2 gün sürmedi).Diğer yazan arkadaşlarım,hocalarım,Esra,Irmak,Aykut,Zafer Hocam,Asım Hocam…bir bir gezindi aklımda.Sonunda bu yazıyı yazmam gerektiğini anladım.Yazmam gerektiğini…

    İnsanları ikiye ayırmıştı Tarık Abi:
  *Yazanlar
  *Yazmayanlar

    Yazmayan insanların kendilerine,başkalarına,yaşamaya,hayata kaygısı yoktur.Yaşamak için yaşarlar.Düşünmeyi araç olarak görürler.Elektrik süpürgesi gibi,kullanmak gerektiğinde çalıştırıp,önüne gelenleri içine almak için.Bu tür insanlar sadece mecbur kaldıklarında düşünürler.Mecbur değillerse, odalarının kapısının arkasından durur düşünmek.Bana göre(ve TarıkAbi’ye) bu insanın kendisine hakaret etmesi,küçük görmesidir.Recep İvedik gibi argocuzade,hiçbir güldürü öğesi içermeyen,bel altı bir zincire asılı bir film güldürüyorsa birini,bence o biri ayakkabının altındaki bir sakız kadar yerlere vuruyordur kendini.Ki bence bu film o sakız bile olamaz.Bundan bahsederken Tarık Abi’nin yüzündeki öfkeyi, insanların nasıl kendilerini bu kadar alçalttığına duyduğu hayreti görmeniz lazımdı.Bir an kalkıp o filme izlenme rekoru kıranlara “UYANIN ARTIK ULAN!” diyesim geldi.Ama demedim.Çünkü onlara göre ev temiz,süpürge kapının arkasında.

    Yazan insan ise,düşünme yeteneklerini bir araç değil, ihtiyaç olarak görür.Başkaları,hayat ve olaylar onun umurundadır.Bir şeye kızdığı zaman,bir şeye sevindiği zaman,bir şeyi fark ettiği zaman bunu haykırmak ister.Ama bazen her şeyi anlatamaz insan.Birini etkiler,bir olay çıkar,birine zarar gelebilir,kendisine zarar gelebilir.Düşündüğü için bunun farkındadır.O yüzden haykırmaz bunu.Ama içinde de tutamaz.Aklındakini attığı o içindeki kuyuya düşmeden önce iki arkadaşı,iki dostu uzatır ellerini;kağıt ve kalem.İnsanların yüzüne söyleyemediklerini yazar,yazar,yazar…Yazması gerekir…

    Yazılan şeyler,söylenemeyenlerin çığlığıdır.İnsan o içindeki dipsiz kuyuya düşmemek için yazar.Acı da verse yazar.
  
     “İyi de herkes yazar kardeşim.Biz niye defter tutuyoruz?Mail,MSN denen şeyler çıktı.” mı diyeceksin şimdi?Sus,sakın söyleme.Sen o defteri mecbur olmasan tutmazsın.Öğretmen sana senin içindekileri söylemiyor ki,f(5) fonksiyonunun çözümünü anlatıyor.Mail atıyorsun,güzel.MSN’de konuşuyorsun, o da güzel.MSN’de konuştuğunu sanıyorsun,kötü.
    Tarık Abi bu yazdığını sanma olayına “Merhaba” dedi.Bu kelimeden ne istediniz?Önce sesli harfleri attınız “mrhb” oldu.Yetmedi bir de “h”yi attınız.”Slm,ii,asl,bnm,snn,mrb…”Bunlarla mı anlatıyorsunuz kendinizi.Her şeyi bu kadar kısaltırsanız derdinizi anlatamazsınız.Karşınızdaki sizi yazdığınız kadar anlar.Aranızdaki bağlar,tek bir kelimeyle bile pamuk ipliğine dönüşebilir.Orada “Prdn,özr dilrm” desen de nafile artık.Peki senin kafan o kadarcık şey yazmana yetecek kadar mı çalışıyor?Bu kadar suskun kalmaya razı mısın?Ben yaşayayım da gerisi boş mu diyorsun?O zaman sağ üst köşedeki X e bas ve bas git!Bu yazıyı okuman gereksiz.Haksız mıyım?

    Yazan insanlar bunun farkına varmıştır.Kısa kısa anlatmazlar.Uzun uzun,mimiklerini kelimelerden anlayabileceğimiz şekilde yazarlar.Yazılarını okuduğumuz zaman o duyguları anlayabileceğimiz şekilde yazarlar.Yazarlar,yazmaları gerekir…
     Yüreklerinin çığlığını kusarlar kağıtlara.Ve o kağıtlar duyguların fotoğrafını çekerler.O an donar ve kalır cebinde.Zihin okumak henüz mümkün değil,ama bir yüreği okuyabilirsiniz.Onlar da sırf kendileri için yazmıyorlar.Yoksa Tarık Abi, bu kitabı çıkarıp,ilk sayfasını açıp “Gökhan’a, hayatı en güzel kelimelerle yaşamak duasıyla” yazdıktan sonra üzerine seve seve imzasını atmazdı.Belki ona da iş çıkaracağım şimdi.Ama kişisel bir Rönesans’a ihtiytacınız olduğunu düşünüyorsanız,Tarık Tufan’dan öğle yemeği üstüne bir saat alın.Ya da uyumadan önce saat 11:00 de Marmara FM de olun,gülün,düşünün,uyanın.Bu adamın kitaplarını alın.Neden yazıyor anlayacaksınız.Neden yazıyoruz, neden yazıyorlar anlayacaksınız.

    Neden yazar ki bir insan? Midesi bulanınca kusuyorsa, beyni bulanınca da yazar.Bu onun için o kadar normaldir.Çünkü diğer insanlar ve onların yaşadıkları umurundadır.”Güneşi görmek istiyorsan gölgeden çık” ve “Haydı yaz yaz yaz bir kenara yaz bütün sözlerini, dertlerini.”

    Onlar yazıyor.Esra,Irmak,Aykut yazıyor.Sezai Karakoç yazıyor.Mehmet Akif yazmıştı.Ben yazacağım.Sen de yaz.İçindekiler oraya ait değil.Sürgün et onları kağıtlara.

Ziyaretiniz için teşekkür ederim....