15/3/2009

İçine Açık...

    HayırhayırhayırhayırhayırhayırhayırhayırhayırHAYIR!!!

Gelmeyecek oğlum. N’apsın o seni? Hiç şansın yok! Hem de kimseye karşı! Kimse seni asla sevem-

Kapat şu zırıltını artık!!!”

    Kahretsin ya! Çenemi tutuyorum yakınmıyorum hiç bir şeyden kimse benden sıkılmasın diye. Hoplaya zıplaya oraya buraya gülümseye gülümseye geziniyorum ortalıkta. Ama içimde o kadar sert vuruyor ki kalbime! İtfaiye hortumu yutmuşum gibi şişiyor şişiyor şişiyor şişiyor ve bir yerden sonra PATLIYOR!!!

    Kalorifer de çok sıcakmış ellerim yandı. Dikkat çekiyorum galiba… Çok uzun baktı şu karşıdaki kız ve her zaman yaptığı gibi gülümsemedi, sadece “N’oldu?” dedi bakışlarıyla ve girdi sınıfına. Kendime gelmem lazım, saçmalayıp da kimsenin canını sıkmayayım. Pekâlâ… Şimdi derin bir nefes alacaksın, müzik açacaksın ve aktif bir şekilde sınıfa girip milletle muhabbet edeceksin tamam mı? Hadi bakalım.

    (Koridorda, pencerenin önünde duran beyaz masanın üzerinden kalkar ve sınıfa doğru ilerler, girer. Etrafına bakınır. En ön sıraya, bir arkasına, en arka köşedeki kendi sırasına, pencereye ve dışarıdaki kapalı havaya… Ve hızla kapıya doğru koşup kendini dışarıya atar.)

 

    Olmuyor! Her yerde her yerde her yerde o ve onu hatırlatan bir şeyler var. Her yerde o üç harfli şey var. Bir türlü elime geçmeyen o üç harfli şey. KAHRETSİN!

    Heyy!! Bay pısırık şu haline bak! Kaleminden başka hiçbir şeyin yok, halin bombok! Gelmeyecek oğlum GEL-ME-YE-CEK! Boku bokuna ümitlendirdin kendini işte! Seni sevebilecek biri var mıdır ki? Senin neyine değer verecekler ki? İki üç şiir yazdın, bir iki hediye verdin diye âşık mı olacak sana? Salak Bay Pısırık!

 

 Yeter artık yeter yeter yeter yeter yeter yeter!!!!!!!!
(Elindeki telefonu mavi fayanslara fırlatıp parçalar)

 

 Yardımcı olacağını sanmıştım daha da üstüme geliyorsun yeter! Bunları yüzüme vurmak zorunda mısın? Yeter artık yeter YETER!

 

(Üst koridordaki nöbetçi öğretmen gelmeden hemen önce arkadaşları gelir ve onu sınıfa sokarlar)
-----------------------------
    Daha önce hiç telefonun turuncu ekranına bakıp da bir şeyler söylemedim ve sonra mesaj penceresine kendi ellerimle yazdığım yazılara sanki başka biri söylüyormuş gibi çıkışmadım. Daha önce hiç Fındıklı Parkı’nda ya da Cihangir’in herhangi bir yerinde gezinirken her on saniyede bir etrafıma bakıp birilerini aramadım. Ve daha önce hiç kimseyi bu kadar çok hayal etmedim; duvarlara, defterlere, parmaklarıma, yolda gezinen kedilere, resimlere, misketlere, şarkılara bu kadar çok güzel söz söylemedim sanki hayal değil de gerçekmiş gibi. Ben hiçbir zaman bu kadar içimden dışarı çıkma isteği duymadım. İçimde o kadar çok kaldım ki dilim pas tuttu, parmaklarım ise eriyor şimdi. Şimdi benim içine kapanık olduğumu söylerler hayır yok öyle bir şey. Ben içime o kadar açığım ki dışarısı bana çok kapalı geliyor. Dışarısı kendine kapanık, ben dışarıya kapanığım, içime açığım. Hepsi bu kadar memur bey.

(…kapısının önünde beklesin. Ne olur ne olmaz, yine bir yerlerini kesmesin. Telefonuna el koyun ve evden interneti kesin. Ailesine söyleyin fazla televizyon izlemesin. 3 ay kadar okuluna gidemeyecek derslerini kaçırmaması için özel bir öğretmen tutulsun. Okulundan kimse ile görüşmemeli, her şey tetikleyici olabilir. Üstüne fazla gidilmesin, çok soru sorulmasın. Bir şeyler yazması ya da çizmesi için her zaman kağıt ve kalem olsun odasında. Eğer tekrar bir yerlerini kesmeye kalkarsa…)

14/3/2009

Defter...

    Öylece duruyordu ve depremi bekleyen bir şehir gibi sessizdi. Pencerenin olduğu tarafa sırtını vermiş, dizlerini kendine çekmiş bir şekilde oturuyordu. Etrafta dolanan sarhoşların umurunda değildi… Sinsi mültecilerin ne yaptığı zaten belli olmuyordu. Benliği, fırtınalı empatların içinde birikmeye çoktan başlamıştı ama hiç biri yaklaşmıyordu yanına. O, sadece öylece duruyor, kaşlarına kadar inmiş saçlarının arasında, denizdeki parlak bir çakıl taşı gibi parlayan gözleriyle karşı duvara bakıyordu.

Kapı…

    Kulağındaki şarkının ne olduğu, ne düşündüğü ve ne beklediği, en az baktığı yer kadar belirsizdi. Kapıya mı, yoksa kapının arkasına mı bakıyordu? Belki de sadece oraya bakıyor gibi görünüyor, ama bambaşka bir yerdeki bambaşka şeyleri görüyordu. Benliğini bir elma kurdu gibi yavaş yavaş delen bir şeyler vardı sanki. Göz kırpmaları oldukça yavaştı, nefesi ise almıyor denecek kadar az şişiriyordu göğsünü.

Ruh bedenden ayrılıyor, çekimin-

     Hemen yan tarafında hiç ses çıkarmadan durduğu için varlığını unutturmuş bir empat, eliyle yavaşça omzuna dokundu: “Hey…İyi mis-“

Her şeyi biliyor. Eminim biliyor. Bilmesi gerekiyor muydu? Bilmemeli miydi? Ama öğrendi…Parmaklarımdan dökülen kusmuk hislerden anladı herş-

Geliyor…

Evet buraya geliyor şimdi geliyor. Gelmek üzere gelmek üzere gelmek üzere gelmek üzere gelmek üzere gelmek üzere…

    Elini hemen geriye çekti. İçinden akan şeyleri kısa bir süreliğine bile hissetmek onu ürkütmüştü. Neydi peki onlar, korku mu? Her neyse genci huzursuz ediyordu. Gözbebekleri büyümüştü. Elleri titriyordu ve nefes alıp verişi hızlanmıştı. Empat kız ne olduğunu anlamak için tekrar dokunmak üzereydi ki:

”Geldi…”

    Kapı birden gıcırtılı sesler çıkararak açılmaya başladı. Önünde hareketsiz duran gencin gözbebeklerinin küçüldüğünü gördüğü anda zaman yavaşladı. Tek duyabildiği silik uğultular ve kendi kalp atışıydı. Genç ağır çekimde bacaklarını yere indirmeye başladı. O sırada kapıdan giren kişinin başı görünmeye başlamıştı. Göğsüne kadar içeri girdiğinde, bütün sinsilerin başı hemen gence odaklandı. İçeri giren kişi bakışlarıyla bir şeyi ararken zaman aniden normale döndü ve kendisine bile bir başkasının sesiymiş gibi gelen bir sıcaklıkla konuştu:

”Buradayım”

    Kapıdan girmiş olan bir sinerjik asosyal gibi görünmesine rağmen aslında yargıcı bir empattı. Yavaş yavaş ona doğru yürüdükçe gencin heyecanı artıyordu. Arkasındaki empat onun kendini dindirmeye çalıştığını sezmişti. Yanına yaklaştı ve elindekini gence doğru uzattı. Uzattığı şeyi eline aldıktan sonra, konuştukça kendine geldi. Gelen gidince, arkadaki empat yeniden dokundu:

Defter…Kahveli defter…Biliyor…Sıcak…Çok sıcak…Yürümeliyim…

18/10/2008

Gözlerin Fırtınası Ve Ellerin Depremi

    Stres vardı ve de sıkıntı. Belki biraz da aşk. Genç yavaş yavaş çevirdi başını; Pencerenin önündeki, en öndeki sıraya doğru. Dalıyordu, neredeyse dalıyordu, zil çaldı… Sıradaki kalktı ve genç onun çıkışını izledi. Düşünüyordu, hem de çok düşünüyordu.

    Omzuna dokunan elle ürperdi. Arkadaşıydı, hatta en iyisiydi. Koridora çıktılar ve yürüdüler. Ağır ağır, tebeşir tozlarını ve ter kokusunu içlerine çeke çeke. Cam kenarındaki mermere oturdular her zamanki gibi. Genç o sırada onu gördü, merdiven tırabzanlarından aşağıya bakıyordu. Dersteki gibi yüzü soluktu, donuktu. Genç ürperdiğini hissetti. Arkadaşına yanında oturan arkadaşına baktı “Sence?” diyen gözlerle. Arkadaşı sanki gülmemek için zor tutuyordu kendini. Genç de gülümsedi, arkadaşının dizine yavaşça vurdu ve yerinden kalktı. O sırada arkadaşı tuttu elini: “Nereye lan?”. Genç yine sadece gülümsedi. Ve göz kırptıktan sonra, tırabzanlara doğru yürüdü. Ona yaklaştıkça sıcaklıyor, titrememek için kendini zor tutuyordu. Saçlarından yüzü görünmüyordu. Yanına geldiğinde sadece ona doğru baktı ve bekledi. Kız onu fark ettiğinde gülümser gibi oldu ama zorlama bir gülümseme olduğu belliydi. Bir iki saniye sonra, genç konuştu:

    “Geldi yine başının belası.” Kız gülümsemekle yetindi yine.
    “Niye geldiğimi biliyorsundur sanırım” Kız yine kendini gülümsemeye zorlayarak “Biliyorum.” dedi.
    “O halde sormama gerek yok, seni dinliyorum.”
    “Önemli bir şey değil ya, gerçekten.”
    “Buna inanacağımı beklemiyorsun herhalde.”Kız başını iki yana salladı.
    “Güzel, o halde seni dinliyorum.” Bir an sessizlik olur. “Tabi içinde tutup da bunu dışa vurmamayı başarabileceksen buna mecbur değilsin. Beni bilirsin, etrafımda elli kişi gülse, bir kişi ağlasa, ben de gülmeyi keserim ve giderim onun yanına, birlikte ağlarız. O yüzden moralinin bozuk olup olmaması, kendi moralim için de önemli., senin için de önemli”
    “Tamam, ikna ettin beni yine.” Dedi kız gülerek.”Ama bir şartla.”
    “Söyle bakalım nedir şartın?” dedi genç şaşkın şaşkın.
    “Sen de o kızın kim olduğunu söyleyeceksin.”

    Genç donup kalacaktı nerdeyse ama bir şey belli etmemeye çalıştı. Okuldan bir kıza sayfalar dolusu şiirler yazdığını geçen hafta bütün sınıf öğrenmişti. Ama bu kızın kim olduğunu bilmiyorlardı. Sürekli kim olduğunu soruyorlardı. Ama genç “Söylemem” değil, “Söyleyemem” diyordu. Bir an düşündü. Kaybedecek bir şeyi yoktu. Dönüp arkadaşına baktı. Arkadaşı hemen anladı durumu ve “Sakın yapma” dermişçesine bir hareket yaptı. Genç ise gülümsedi ve konuşmasına devam etti:

    “Anlaştık” dedi ve elini uzattı. Kız da elini sıkıp “Anlaştık” dedi.
    “Başla bakalım” dedi genç ama kız önce onun söylemesi için ısrar etti.
    “Pekâlâ” dedi ve derin bir nefes aldı. Şiirleri yazdığı kızın kim olduğunu söylemeden önce, olayların nasıl geliştiğini anlatacaktı kim olduğunu sezdirmeden. Böylesi daha etkili olurdu:

    “Onun da bulunduğu yedi sekiz kişilik bir ortamdaydım. Ders boştu ve vakit geçirecek bir şeylerde uğraşıyorduk. O bazen o kadar sevimli hareketler yapıyordu ki, içim bir hoş oluyordu. Ama aklımı başka yere çekmeye çalışıyordum, çünkü başka biriyle çıkıyordum o zamanlar.”
    “Ne zamanlar?” diye bölünce: “Kasım ayının başları” dedi genç. “Bu okuldan mı?” diye sorunca da olmadığını, başka bir şehre taşındıklarını söyledi.
    “Her neyse. Ertesi gün yine aynı ortamdaydık. Bu kez yorulmuştu, yorulmuştuk biraz. O duvara yaslanmış, yanakları kıpkırmızı. Onu o halde gördükçe bakmadan edemiyordum.
Bir şeyler hissettiğimden iyice emin olunca, çıktığım o kızdan ayrıldım. Çünkü duygusal olarak da olsa asla aldatmam…”
    Genç arada bir karıştırarak, toparlamak için susarak, sanki bir şeyleri belli etmek istemiyormuş gibi gözlerini kaçırarak anlatmaya çalışıyordu:

    “Konuşmaya karar verdim. Ona yazdığım şiirlerden bazılarını temize çektim. Kafamda tasarladım her şeyi ama…” Genç sustu ve aşağıya baktı.
    “Ama?” dedi kız soru sorarcasına.
    “Ama sonra bir şey oldu ve… olmadı. Yani aslında oldu ama ben konuşamadım. Biri ya da bir şeyler…Ya kırmızı…Şiir…” Genç daha fazla saçmalamadan sustu.”Özür dilerim, birbirine soktum her şeyi” diye özür diledi.
     “Önemli değil, tamam” dedi kız. “Peki, ne oldu da konuşamadın?”

     Genç artık terliyordu. Ve sesi titriyordu. Yavaş yavaş, kelimeleri seçe seçe konuştu, daha doğrusu konuşmaya çalıştı:

     “Konuşacaktım ama…o gün…” Konuşurken sık sık susuyordu genç. “Yani konuşacağım gün…” Kızın gözlerinde merak parıltıları vardı. Genç bir süre öylece durup bakmak istedi ama yapmadı.”O kızın masasında.” Sesinin titremesi artıyordu. Gözlerinin dolmak üzere olduğunu hissediyordu. Sonunda derin bir nefes alıp üfledi. Ve o kelimeler döküldü:
    “Bir demet gül vardı…”

     Birden bire orada sanki zaman donmuştu. Kız şaşkınlıktan donup kalmıştı, gence bakıyordu. Genç de ona. Birkaç saat gibi gelen on oniki saniye sonra, genç gözlerini kaçırdı:

    “Konuşmadım çünkü bir günde iki kişinin ona duygularını açması ona ağır gelirdi. Hem umudum da vardı fazlasıyla. Beklemek istedim. Konuşmadım, çünkü artık mutluydu, bunu söylemek hem haddini bilmezlik olurdu, hem de kötü hissetmesini sağlardı. Israr etse de konuşmadım, çünkü bazı şeylerin bilinmemesi daha iyi olurdu. Şiirleri içime gömdüm çünkü şiirlerde o kız vardı. Ve artık onun gözlerimden akıp başka birine gitmesini izlemekten başka yapacağım her şey, onu olumsuz etkileyecekti. Konuşmadım çünkü onu seviyorum”

    Kız hala şoku üzerinden atmaya çalışıyordu. O kadar merak ettiği, kim olduğunu öğrenmek için neredeyse yalvaracağı kız kendisiydi. O ise farkında bile olmadan onu çökertmişti, mahvetmişti. Acıyordu sanki. Sanki göğsünde bir şeyler acıyordu. “Ben ne yaptım?” diye geçiriyordu içinden.

    Genç, artık rahatlasın mı yoksa daha da mı telaşlansın bilemediğinden iyice paniklemiş hissediyordu kendini. Kızın kendini suçlu görmeye başlayıp üzüldüğünü hissedince hemen konuştu:

    “Yaa… İşte böyle, saçma sapan bir hikâye…” “Hiç de saçma sapan değil” dedi kız.
    “Bir de bu yüzden söylemek istemedim. Yani şimdiki gibi kafan karışsın, üzülmeyesin diye…” “Çok iyisin” dedi ve gülümsedi, genç de gülümseyerek cevap verdi.Biraz toparlanmayı bekledikten sonra sordu:

    “Ben anlattım, sen de anlatacak mısın?” Kız o meseleyi unutmuştu, hatırlayınca tereddüt eder gibi oldu, ama etmedi: “Ya… Bana ders çalışacağını söylemişti ama top oynuyor şimdi” “Sorun sadece bu mu?” “Tabi ki hayır. Bunu çok sık yapıyor, yani yalan söylüyor. Arkadaşlarım da zaten sevmiyor onu. Benim de ka…”  Lafını bölerek: “Arkadaşlarının ne düşündüğü önemli değil!” dedi genç birden ve devam etti “Önemli olan buranın ne söylediği”
dedi kalbini göstererek.” Laf kızın hoşuna gitmiş olacak ki gülümsedi…

    O sırada zil çaldı yeniden. Genç de bu durumu başka kimsenin bilmediğini ve bilmemesinin daha iyi olacağını söyleyip ayrıldı. Morali bozulmuştu kızın. Ama mutlu olmasının önemli olduğunu anlayacağından emindi genç. Gözleri sıcaktı ve nemliydi, elleri titriyordu. Stres vardı ve de sıkıntı. Belki biraz da aşk…


Yazdığım bir kısa öykü denemesi, ne kadar gerçektir bilmiyorum, siz karar verin:))

Ziyaretiniz için teşekkür ederim....