7/6/2008
Siz Okyanusun Dibini Mavi Bilirsiniz...
Ahh şu insanlık!
İçimden dışlayabilseydim keşke sizi. Ama içinizdeyim ve dışarı çıkamıyorum. İçinde olduğum hiçbir şey bu kadar işlemedi içime şu insanlık kadar! Ayağımın ucu değerdi, şimdi su gibi akıyor yüzler, hayatlar, sözler, kimi gülen kimi ağlayan gözler…
Biraz tiyatroya vereyim dedim kendimi, sahneleri kaybettim. Sahneler yok… Aslında var, ama o kadar çoklar, o kadar her yerdeler ki; hayat bir sahne olmuş sanki. Hatta “sanki” si fazla…
Evinden çıktın yürüdün yürüdün geldin bir sahnenin kapısına girdin izledin çıktın. Ne işin vardı?-oyuncuları izledin. E süper o zaman. Ancak küçük, önemsiz ve saçma gelebilecek bir soru sormak istiyorum: “Oyuncuları izlemek için tiyatroya gitmek şart mı?”
Acılar, hüzünler, öfkeler… İnsanın içine saplanmadan önce dışını da deşiyorlar. Gözlerin odakları yokmuş gibi nereye bakıldığı belli olmuyor, moral sol üst köşeden vuruluyor ve niceleri… Bilenler bilir bu berbat (ya da ötesi) ruh halinde nasıl kabuk bağladıklarını hayatın neşesine karşı. Tanıdığım bir yaşamak oyuncusu, bütün bunları içinde tutmasına rağmen dışarıya bir damla bile sızdırmıyor. Renkten renge girmesine rağmen(hem gerçek hem mecaz anlamda) içinde tek renk atıyor. Görülemeyeni anlatan bu renk: siyahtır herhalde. Bunu başarabilmek ile sahnede oynamak arasındaki fark: hayatın bir oyun olmamasıdır.
Sizlerin çoğu bu tiplere “TuHaF” dersiniz. Her an bir yerlerden atlayabilir sanırsınız. “Hayattan niye bıksın ki!” dersiniz. “Manyaakk” diye içinizden geçirir, “Manyaq yau” diye anlatırsınız. İyi halt yaparsınız!!! Ya da vaz geçtim yapmazsınız, o sizin bakış açınız. Ama söylemeden edemeyeceğim; baktığınız o 90 dereceden gol yiyorsunuz.
Bazılarının içinde koyu renkler dönüyor olabilir. Farkında değilseniz -ki çoğunluk değildir- biraz daha donuk bakın. “Bu insanlar böyle olmak istiyorlar, karakterleri böyle, metal müzik böyle yapıyor…” bu düşünceler öylesine yerleşmiş ki kafanıza, bu insanları tanıma gereği duymuyorsunuz. Çok karamsarlar diye belki. Peki, hiç mi merak etmediniz bunlar neden böyleler? Acaba mantıklı mı düşündükleri gerçekten? Yoksa biz mi tuhafız bu dünyaya göre? Dünya bu kadar renksiz mi?
“Manyak” sıfatını, kendini kesenler, umursamaz olanlar almalı bence. Çünkü o renksizlerin bir kısmı “Yalnızım, sessizim ama çaresiz değilim!” diyor. Ve bunu söyleyen insanlara öğüt veremezsiniz. Onu anlayabiliyorsanız, öğüt veremeyeceğini fark edersiniz. Çünkü bakış açısı size tuhaf gelse de, onlar o şekilde yaşamayı başarırlar. Onlar hayata diş bilerler. İnatlaşırlar. Kendilerini kesecek ya da kavga edecek kadar zayıf, başkalarını düşünmeyecek kadar kör, başka düşünce kabul etmeyecek kadar anlayışsız ve her güzel isteyecek kadar bencil değildirler. Akıntıya karşı yüzerler, yaşarlar. Ama renkliler bunu yapamaz işte.
Farkında olmadan insanları farklı bir açıdan ikiye ayırdık yine:
♦Renkliler
♦Renksizler
Kısa bir bakış atarsak; renkliler hayattaki bir zorlukta umutsuzluğa düşünce bir yerlerini keserler ya da başkalarının kalbini kırarlar. Renksizler ise acılarını hüzünlerini içlerine gömer, dışa vurmazlar ve zamanla onları yenmeyi başarabilecek kapasitedelerdir.
O insanlardan, hiç aklınıza gelmeyecek şeyler öğrenebilirsiniz. Pek çok gerçeğin farkına varabilirsiniz. Ama insanların yarısından çoğu gibi iseniz fazla çabalamayın hiçbir şey öğrenemezsiniz. Çünkü öyle iseniz diğerlerini anlayamazsınız. Beş saniyeliğine bile “başkası” olarak yaşayamazsınız. Renksizleri göründükleri gibi sanırsınız.
Çoğu renksiz hayatta renkli gibi görünerek yaşar. Çünkü sizin gibilerin onları anlamayacağını ve belki de daha da ileriye gideceğinizi bilirler. Ama siz anlamazsınız onları. İçlerinde sulu bir beyin değil, bir okyanus olduğunu bilemezsiniz. O kadar genişlerdir aslında. O okyanusun yüzeyini görürsünüz sadece.
Ve başka bir yerlerden bakmayı bilmediğiniz için bilmezsiniz ki, okyanusun dibi mavi değildir. Siz okyanusun dibini de mavi bilirsiniz. Oysa her okyanusun dibi renksizdir.
0 yorum yazılmıştır